29 Ağustos 2010 Pazar

2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası Türkiye - Rusya maçı

2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası'nda Fildişi Sahili galibiyeti ardından Rusya'yı 65-56 yenen A Milli Takımımız ikide iki yaparak C grubunda averaj farkıyla Yunanistan'ın önünde günü lider tamamladı. İlk topu kazanmamızın ardından isabetsiz üçlükler nedeniyle ilk dakikalarda sayı bulamayan millilerimiz daha sonra Kerem Tunçeri ve Ömer Onan'ın üçlükleriyle ve Ersan'ın boyalı alandaki mücadelesi ile ilk çeyrekte başa baş bir mücadele izledik ve 16-15 önde kapadık. İkinci çeyrekte savunmamızın daha da artmasıyla 17 sayımıza karşılık Rusya'ya sadece 7 sayı attırabilen A Milli Takımımız sayesinde ilk yarıyı 11 sayı önde kapadık. Yenmemizdeki en büyük etken 2. çeyrekte elde ettiğimiz puan farkını 3. ve 4. çeyreklerdeki başa baş mücadeleye rağmen korumayı başarmamızdandır.

Maçta en çok beğendiğim iki sayı Ender Aslan'ın üçlük çizgisinin çok uzağından attığı müthiş sayı ve Hidayet'in son periyotta dışa çıkan topu kurtarıp ardından da attığı üçlüktür.

Türkiye'nin bir sonraki belki de gruptaki en kritik maçı 31 Ağustos Salı akşamı saat 9 da karşılaşacağımız Yunanistan iledir. Yunanistan'ın da güç bela da olsa ikide iki yaptığını göze alırsak turnuvada kayıpsız giden iki takım arasındaki maç liderliği belirleyecektir diye düşünüyorum.

20 Ağustos 2010 Cuma

The Expendables

Stallone, Statham, Li, Lundgren, Rourke, Willis ve Schwarzenegger. Eğer 90’ların aksiyon dolu, patlamalı, bol kurşunlu filmlerini özlediyseniz, aksiyon hasretinize son verecek bir film. Ama diğer taraftan, senaryo o kadar kötü ki ve olaylar o kadar hızlı gerçekleşiyor ki (bazı sahneler kesilmiş, pat diye alakasız bir mekânda oluveriyorlar), film bir anda bitiveriyor.

Kadroya bakacak olursak, öncelikle Stallone’nin aynı zamanda filmin yönetmeni olduğunu da belirtelim. 64 yaşındaki Stallone’nin yüzünden ne kadar çok estetik operasyon geçirdiği ve botoks yaptırdığı belli oluyor. Bu yaşına rağmen birçok zorlu sahnede başarıyla oynamış kendisi.

Transporter’ın Jason Statham’ı ve tabi ki Jet Li bu filmin izlemeye en değer tarafı. İkisinin de dövüş sanatlarında uzman olduğu düşünülürse, Statham’ın sahneleri zaten göz zevkinize hitap ediyor ve “adam aşmış” yorumunu yapıyorsunuz. Cehennem Silahı 4 te piskopat rolde izlediğimiz Li, bu filmde şirin ve eğlenceli bir rolde karşımıza çıkıyor. Ama filmde Lundgren ve Li’nin bir dövüş sahnesi var ki, hey gidi hey. O küçük Çinli neler yapıyor neler.

Lundgren ve Stallone’in sahnelerinde Rocky 4 nostaljisi yaşamamak mümkün değil. Eye of the tiger geldi aklıma birden.
Rourke, Willis ve Schwarzenegger filmde çok az gözüküyorlar. Willis’i gördüğünüzde gülümsememek elde değil, Schwarzenegger karşımıza öyle bir çıkıyor ki, “tıtıntıntıtın” Terminator geliyor sandım. Filmde dizilerden hatırladığımız 2 oyuncu daha var. Dexter’dan çok sevdiğimiz Dedektif Batista rolünde David Zayas ve Heroes’tan tanıdığımız kötü karakter Eric Roberts.
Filmdeki bıçaklı ve epey kurşunlu sahnelerde “cgi blood” kullanıldığını filmi izlerken anlıyorsunuz. O kadar çok kanlı ve parçalanmalı sahneler var ki, first person shooter bilgisayar oyunları misali kan gövdeyi götürüyor.

Gördüğünüz gibi filmin konusundan bahsetmiyorum bile, sadece bu kadar oyuncuyu görmek güzeldi. Aksiyona doyduk, ama o kadar.

21 Mart 2010 Pazar

FlashForward

Son dönemin en popüler dizilerinden FlashForward upuzun 4 aylık aradan sonra geri dönmüş ve yayınladığı iki bölümüyle kendini toparladığını seyircilerine kanıtlamıştır. Geçen akşamki bölümlerin memnun ediciliğiyle bu diziyi tanıtmak adına bir yazı yazayım dedim.


Şu aralar yayınlanan reyting rekorları kıran dizilere bir bakarsak (Lost, House, Dexter, HIMYM, …) hepsi 2004/2005 yapımı olduğundan yıllardır takip ettiğimiz dizilerdir. Yeni ve heyecanlı dizi arayışında olan seyircilerin imdadına yetişmiştir FlashForward. Eylül 2009 da yayına başlayan dizi “Lost’un yapımcılarından” sloganıyla (oturup araştırmadım), konusunun farklılığıyla, Lost kadar olmasa da soru sordurup teori üretmeye zorlamasıyla yeni bir fenomen olma yolunda adımlar atmaktadır.


6 Ekim 2009 tarihinde tüm dünyada aynı anda 2 dakika 17 saniyeliğine bilinç kaybı yaşanır. Tabi bu sürece uykusunda yakalananlar olduğu gibi (dünyanın yarısı), uçakta, denizde, trafikte yakalananları düşündüğünüzde (patlamalar, kazalar) 20 milyon insan gibi acı bir kayıpla karşılaşıyorsunuz. Bu olayı enteresan kılan en önemli kısım ise bayılma esnasında herkesin 29 Nisan 2010 tarihinden yani olaydan yaklaşık 6 ay sonrasından 2 dakika 17 saniyelik bir kesit öngörmesidir. Kimisi gördükleri geleceğin mutluluğu ile gerçekleşmesi için elinden geleni yapacak, kimisi ise gerçekleşmemesi için tüm savaşını verecek. Bir başka ilginç boyut ise bu öngörüyü görmeyenlerin ne olacağıdır. Peki görülen gelecek değiştirilebilir mi? Diziyi izledikçe o gelecekte görülenlerin yavaş yavaş gerçekleştiğini görüyoruz, değiştirilebilirliği konusunda önemli bir bölüm geri bırakılmış olsa da hala belirsiz olan konulardan biridir. Bir başka ilginç olan olay ise, bayılmadan etkilenmemiş olan  kişi ya da kişilerin varlığı, bu olayı kimlerin nasıl gerçekleştirdiğidir.
Dizinin başrolünde Shakespeare in Love’dan hatırladığımız, aynı zamanda Ralph Fiennes’ın kardeşi olan Joseph Fiennes var. Dizide tüm bu olayları araştıran FBI ajanı Mark Benford rolünü canlandırmaktadır. Lost dizisinden Desmond’un Penny’si Sonya Walger Mark’ın eşi Dr. Olivia Benford rolünde yer almaktadır. Ayrıca Coupling dizisinden Steve rolüyle hatırladığımız Jack Davenport, Lloyd Simcoe rolüyle ve tekrar Lost’tan tanıdık bir yüz olan Charlie rolüyle gönüllerimizde taht kurmuş, LOTR’un Merry’si Dominic Monaghan da Simon Campos rolüyle bu dizinin kilit karakterlerini oynamaktadırlar.

Mayıs 2009 da dizi 13 bölüm olarak anlaşılmış, ama pilot bölümün reytinglerinin çok yüksek olması ve dizinin olumlu eleştiriler almasıyla 22 bölümlük anlaşma yapılmıştır. Bu nedenle 10. bölüm sonunda 4 aylık bir ara verilmiştir. İkinci anlaşmanın yapılmasından önce birçok bölüm çekildiği için ilk on bölümde ana hikâyeden kopup yan karakterlerle ilgili serpiştirme bölümler diyebileceğimiz birkaç bölüm yayınlanmıştır. Ama geçen gün yayınlanan iki bölümüyle aslında başarılı bir hikâyesinin olduğunu ve kaliteli bir yapım olduğunu yeniden hissettirmiştir. Herkese tavsiye ederim.

18 Şubat 2010 Perşembe

Friends

Dünya ve Amerikan tarihinin en çok izlenen TV komedi dizisi ve benim en çok sevdiğim ve eğlendiğim dizi hakkında bir yazı yazmamak olmazdı herhalde. Çekimleri tam on yıl süren (1994–2004), yüzden fazla ülkede yayınlanmış olan, Türkiye’de de bir zamanlar “Sıkı Dostlar” adı altında ATV de yayınlanmış efsane bir dizidir.

Manhattan’da yaşayan üçü bayan üçü erkek olmak üzere, altı arkadaşın hayatlarını konu alan bir diziden on sezon sürecek derecede ne kadar malzeme çıkar diye sorarsanız, size şunu söyleyebilirim ki dizinin artık son bölümlerini izlerken, elinizdeki stokların bitiğini fark ediyorsunuz ve bir on sezon daha olsa da izlesem diyorsunuz.


Friends ile ilgili bloglara veya forumlara göz attığınızda bazı kelimeler sık sık karşınıza çıkacaktır. “Antidepresan, terapi” Öyle bir dizidir ki Friends, defalarca izlemenize rağmen, aynı şekilde eğlenmenizi sağlayan, bünyenize mutluluk depolayan, gerçekten de dertlerinizi bir süreliğine kenara koymanızı sağlayan, sizi her türlü sıkıntıdan, yorgunluktan, stresten yirmi dakikalığına arındıran, izlemediğinizde özleten, en doğru tabiriyle “eskimeyen” bir dizidir. Diziyi bir çırpıda bitirenlerde, uzun müddet boşlukta kalma hissi yarattığı çok doğrudur. Zira tüm sezonları bitirdikten sonra hayattan tat alamayacak, daha eğlenceli diziler bulamayacaksınız. Hele finalinde artık gözyaşlarınıza hakim olamayacak, bittiğine inanamayacaksınız. Ama dayanamayıp baştan sona tekrar tekrar başladığınızda ilk izlemenizdeki gibi o duygulara, heyecanlara geri dönersiniz. Öyle ki, daha önce koptuğunuz bir kısmın geldiğini fark ettiğinizde gene de gözlerinizden yaşlar gelene kadar gülersiniz.

O kadar bağımlılık yapar ki sınav öncesindeki gün bile size birçok bölümünü seyrettirir, sizi uykusuz bırakır. Kahvaltınızı dizi eşliğinde yapar, sabah evden mutlu bir şekilde çıkarsınız. Bazı bölümlerde gülme komasına girersiniz, evdekiler ne olduğunu anlamaya çalışır.

İşte böyle bir efsanedir Friends. Tabi ki insanların beklentileri farklı olabilir bir diziden, ya da ben kendimi fazla kaptırmış olabilirim, ama bu düşünceler aslında bu diziyi tüm sevenlerin düşünceleri. Ben birçok diziyi tavsiye ederim arkadaşlarıma veya çevreme, ama bu dizi bambaşkadır. Kesinlikle izlemeniz gereken bir dizi ve pişman olmayacağınız bir deneyim.

8 Şubat 2010 Pazartesi

Fringe

Yüzüklerin Efendisi’ndeki Gondor Vekilharcı Denethor’u sevimli, masum, çocuksu, bir o kadar da kırılgan bir karakterde, ama her şeyden önce dahi bir bilim adamı olarak izleyeceğinizi ve ne kadar çok seveceğinizi düşünür müydünüz? Bilimin sınırları nelerdir, yoksa gerçekten bir sınır var mıdır? Hep bilim kurgu dizilerinde gördüğümüz akıl almaz şeylerin bir de bilimle açıklanmasına ne dersiniz? “Impossible is nothing” modunda bir dizi izlemeye hazır olun.


Fringe, Alias ve Lost’tan sonra J.J. Abrams’ın yapımcılığını ve senaristliğini üstlendiği yeni dizisi. Dizinin ismi fringe science kavramından yani sınır bilimden geliyor. Dizide Fringe FBI’a bağlı olarak çalışan sıra dışı olayları inceleyen bir birimin adıdır. Dizideki olaylar çoğunlukla Boston Massachusetts’te geçmektedir.

Walter Bishop (John Noble) ve William Bell (Leonard Nimoy) Harvard Üniversitesi mezunu, fringe bilimi adı altında yüksek teknolojili gizli devlet projelerinde çalışmış iki bilim adamıdır. 17 yıl önce yaşanan bir laboratuar kazasında bir asistanın hayatını kaybetmesinden dolayı, Dr. Bishop suçlanmış, bunlar neticesinde ciddi psikolojik rahatsızlar geçirmiş, ailesi dağılmış ve yıllarca akıl hastanesinde yatmıştır. W. Bell ise Massive Dynamics adında dünyanın en büyük şirketlerinden birini kurmuş ve kayıplara karışmıştır. Günümüzde sıra dışı olayların yaşanmaya başlaması ve bunların hep bir şekilde yıllar önce yapılan araştırmalarla bağlantılı olması sonucunda W. Bishop, onun kadar olmasa da yeterince dahi oğlu Peter Bishop (Joshua Jackson) ve onların koruyucu meleği FBI ajanı Olivia Dunham (Anna Torv) tüm bu olayları araştırmaya başlarlar. O. Dunham dizinin kilit karakteridir, zira biraz sonra bahsedeceğim paralel evrenler arasında geçiş yapabilmiş bir kişidir kendisi.



Dizide sık sık bahsedilen, gerçekleşmesi iyice yaklaşan bir savaş var. Paralel evrenlerin savaşı. Lost ile birlikte insanları iyice allak bullak eden bu teorilere şimdilik Fringe’in bakış açısı anlaşılabilirliği üzerine insanları memnun eder yönde. Dizide savunulan konu, yaklaşan savaşta sadece bir paralel evrenin sağ çıkabileceği, diğerinin ise tamamen yok olacağı.

Şu ana kadar 35 bölüm yayınlanmasına karşın bunlardan maalesef maksimum 10 tanesi ana hikâye ile ilgilidir. Geri kalanı ana hikâyeden bağımsız-doldurma bölümlerdir. Ama söylemek de fayda var. Ana hikâye ile ilgili olan bölümlerde o kadar sağlam bir kurgu oluyor ki, “E tüm bölümleri böyle yapsanıza” diyip sinirleniyorsunuz. Fringe severlerin ortak noktada buluştuğu bir düşünce var, zira son bölüm de bunu gösterdi. Lost’un son sezonunda olmasından dolayı, yapımcılar ve senaristler tamamen bu diziye odaklanacak ve Fringe 3. sezonuyla bomba gibi gelecek. Artık doldurma bölümler olmayacak ve o beklediğimiz savaş, ana hikâye önümüze serilecek. (Bu arada 2.sezon daha bitmedi, 2 ay ara var, 8 bölümle geri gelecek)

Doldurma bölümleri izlerken sıkılmayın, çünkü “Heroes” gibi bir dizideki tüm yetenekleri size bilimle öyle bir açıklıyorlar ki “Yok artık” diyip, var olabilirliğini sorgulamaya başlıyorsunuz. Fringe tavsiye edebileceğim bir dizi. Yukarıda bahsettiğim yeni fenomen olma konusuna ben de katılıyorum.

5 Şubat 2010 Cuma

Dexter

“Dexter” şu an yayınlanan diziler içinde tartışmasız en farklı ve en kaliteli yapımlardan birisidir. Bu farkını alışılagelmedik ve bir o kadar da rahatsız edici jeneriğiyle dahi açıkça göstermektedir. Rahatsız ediciliği şüphesiz günlük hayatta yaptığımız işleri çok enteresan bir açıdan göstermesinden kaynaklanır, ama arka planda öyle eğlenceli bir müzik çalar ki,  seyrettikleriniz size normal gelir, epey uzun bir jenerik olmasına rağmen de her hafta tamamını izletmeyi başarır.

Bir yanda gündüzleri Miami Polis departmanında Adli Tıp Kan Analiz Uzmanı olarak çalışan, iş arkadaşlarına donut dağıtan, sempatik, güler yüzlü, eğlenceli, herkes tarafından çok sevilen, güvenilir bir Dexter Morgan, diğer tarafta ise geceleri “Dark Passenger”a yenik düşen, içindeki öldürme arzusunu bastıramayan, hep bir av peşinde olan Dexter Morgan.

Dexter karakterini bu kadar sevdiren, devamlı onun tarafını tutmamıza neden olan en önemli unsur kesinlikle “içses”lerdir. Dexter tüm korkularını, endişelerini, öfkesini, intikam duygularını kısacası her şeyini paylaşıyor. Seyirci onunla bir bütün oluşturuyor ve aynı duyguları size hissettirmeyi başarıyor. Avının peşindeyken yarattığı gerilimi, bir avını kaçırdığında ya da planı tutmadığında yaşadığı öfkeyi, bir gün tüm bu yaptıklarını sevdikleri öğrenirse diye yaşadığı endişeyi hepiniz yaşıyorsunuz.

Birinci sezonda süper soğukkanlı ve acımasız biri iken ve bölüm başına bir av düşerken, sezonlar ilerledikçe bu sayının ne kadar azaldığına, Dexter’in olumlu anlamda nasıl değiştiğine sizler de yavaş yavaş tanık olacaksınız. İlk sezonlarda içses hep insanlar neden şunu yapar, neden böyle tepki verirler diye sorar, kendini onlardan biri gibi görmeyerek. İnsanların yaptığı bir sürü şeye anlam veremez, çünkü anlayamaz. Ama sezonlar ilerledikçe, Rita ve çocuklar hayatında daha çok yer alınca, evlenince ve çocuk sahibi olunca Dexter’ın değiştiğini ve bazı şeyleri anlamaya başladığını görüyoruz. Hatta dördüncü sezonun sonunda ailesiyle mutlu bir hayat sürmeye karar vermişken ve karanlık yolcusundan tamamen kurtulabileceğine kendini yürekten hazırlamışken, herkesi şok eden ve bir o kadar da üzüntüye boğan, boğazımızda bir düğüm bırakan, bu da yapılır mı dedirten finaliyle şimdi ne olacak sorusunu sordurtmuştur.

Dizinin şu ana kadar yayınlanan dört sezonunu karşılaştırmak gerekirse dördüncü sezon açık ara en iyisidir. Bunu az bir farkla birinci sezon takip eder. İkinci ve üçüncü sezonlar ise normal seviyededir. Zaten dördüncü sezon Michael C. Hall ve John Lithgow’un müthiş performansları sayesinde aldıkları iki altın küre ödülü ile kalitesini tescillemiştir.

Bakalım Eylül’de beşinci sezonu ile izleyicisiyle buluşacak olan “Dexter Morgan” eskisinden de korkunç Dark Passenger’e geri mi dönecek yoksa oğlunun kaderinin de aynı olmaması için  Dark Passenger ile olan savaşına devam mı edecek?

31 Ocak 2010 Pazar

Entourage

Hollywood film yıldızlarının günlük hayatı nasıl geçer? Milyon dolarlar nasıl su gibi akıp gider? Yaklaşık olarak yüz sayfadan oluşan bir senaryo nasıl bir Hollywood filmine dönüşür? Kaç tane senaryo çöp olarak nitelendirip kenara atılır? Kaç yapım şirketi, kaç yönetmen talip olur bir filme? Kaç oyuncu ile görüşülür? Bir film yıldızı kaç kere iniş çıkış yaşar? İşte “Entourage” dizisi tüm bu sorulara fazlasıyla cevap verirken bizi Hollywood film sektörünün içine öyle bir sokuyor ki, çoğu zaman bir dizi seyrettiğinizi unutup, tüm bunların gerçek olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Sizi bu duygu ve düşüncelere iten en büyük sebep ise gerçek Hollywood yıldızlarının (hem oyuncu, hem yönetmen) dizide misafir oyuncu olarak sık sık karşımıza çıkmasındandır.

Vincent Chase New York’un Quenns ilçesinde yetişmiş, fakir bir aileden gelen ve son dönemlerde iyi çıkış yakalamış Holywood filmlerinde oynayarak ünlenmiş bir genç film yıldızıdır. James Cameron’un yönettiği tüm zamanların en iyi hafta sonu hasılatını elde eden  “Aquaman” adlı filmde başrol oynayarak artık sadece Amerika’nın değil tüm dünyanın ilgisini çekmeyi başarmıştır. (Yok böyle bir film gerçekte) Dizi isminden anlaşılabileceği gibi ana karakterimiz Vince ve onunla aynı mahallede yetişmiş biri üvey erkek kardeşi, diğer ikisi çocukluk arkadaşı olmak üzere toplam dört karakter etrafında dönmektedir.



Ama bir beşinci karakter var ki bu diziyi izlemeniz için bence “tek” ve “yeterli” sebeptir. “Ari Gold” karakteri ile 3 Emmy ve 1 Altın Küre ödülü kazanmış Jeremy Piven bana göre diziyi tek başına ayakta tutan ve yardımcı rolden çok başrolü fazlasıyla hak etmiş bir oyuncudur. Ari Gold, Vince’in menajeri olmakla birlikte, fırsatçı, tuttuğunu koparan, kimi çok zaman çok sinirli, kimi zaman süper eğlenceli bir karakterdir. Vince’in iniş çıkışlarını izlerken, bir yandan da Ari Gold’un Hollywood’un bir numaralı kişisine dönüşünü izleyeceğiz.



Ari Gold öyle bir karakterdir ki, nasıl Barney Stinson “How I Met Your Mother” ve Gregory House “House MD” ile dikkatleri üzerine çekmiş, diziyi tek başlarına taşıyan kişiler ise Ari Gold da öyledir işte. Diziyi izlerken nasıl bu kadar gerçekçi rol yaptığına inanamıyorsunuz. Bazı şeyler anlatılmaz, yaşamak görmek lazım derler ya! Ari Gold’u seyretmeniz lazım.

“Entourage” bir yaz dizisidir. Her bölümü yaklaşık 27 dakikadır. Şu ana kadar altı sezonu yayınlanmıştır. Sezon başına yayınlanan bölüm sayısı çok olmadığı için bir çırpıda izleyebilirsiniz. Yedinci sezon 2010 Haziran’da yayınlanmaya başlayacaktır. Sezonlarda yayınlanan bölüm sayısını da vereyim tam olsun.

1.sezon:   8 bölüm
2.sezon: 14 bölüm
3.sezon: 20 bölüm
4.sezon: 12 bölüm
5.sezon: 12 bölüm
6.sezon: 12 bölüm


Diziyi izlemeye karar verenlere küçük bir not. Dizi üçüncü sezondan itibaren kalitesini göstermeye başlayacak, gitgide artan bir grafik gösterecek ve altıncı sezon ile zirveye ulaşacak.  Bu dizi gerçekten çok keyif alarak izlediğim diziler arasındadır. Herkese tavsiye ederim.