14 Ocak 2010 Perşembe

Neden akademisyen olmak istiyorum?


Soruyorlar bana “Masterdan sonra ne yapacaksın?” Hiç düşünmeden kısa ve tek kelimelik cevabımı veriyorum. “Doktora” En az dört sene daha üniversite koridorlarında olmak, 25-26 yaşında hala ödev yapıyor olmak, finallere giriyor olmak, deneylerle, araştırmalarla, projelerle uğraşmak, bazılarına göre çekilmez olabilir, ama amacım için bunlar gerekli. Sadece gerekli olduğu için mi yapacağım, hayır, severek ve de isteyerek yapacağım.

Yakın arkadaşlarım benim bir gün “akademisyen” olmayı ne kadar çok istediğimi bilir. Ben öğretmeyi seven bir insanım, hem de fazlasıyla. Liseyi bitirir bitirmez, üniversite hazırlıktayken başladım özel ders vermeye. İlk amaç tabi ki para kazanmaktı, ama ders verdikçe öğretmenin ve tabi ki de karşındaki kişinin öğrenmesinin ne kadar büyük bir mutluluk olduğunu anladım. 2 saatlik özel dersler hep 3 saati buldu, kimi zaman da aştı, ama iki tarafta halinden memnun ayrıldı hep. Ders o kadar zevkli geçiyordu ki, ne ben ne de öğrenci bitmesini istemiyorduk.

Lisans bitti, master başladı. Masterın ilk zamanlarında ödev ve projelerden başımızı kaldıramazken, okula zar zor giderken, 3 aylık bekleyişin sonunda asistan olmam hayatımda yaşadığım en büyük mutluluklardan biridir. Öğretmek artık benim bir mesleğim oluvermişti. Deneylere giriyor, hocanın uygun gördüğü saatlerde PS de yer alıyor, ve tüm bunlar içinde en güzeli “Hocam” diye çağırılıyordum. Küçük sınıflar neyse de, kendimden 2 yaş küçüklerin bile o şekilde hitap etmesi, saygı duyulması, bunlar paha biçilemez.

Peki, nedir beni bu yazıyı yazmaya iten sebep. Bugün üçüncü sınıfların tarih finali vardı. Bana da görevlendirme verilmişti. Gittim bir de ne göreyim? New Hall binasında kocaman bir anfi ve görevli asistan sadece ben. Daha önce anfilerde sınava girdiğim oldu, ama tahtanın oraya gidince, kendimi sahneye ilk defa çıkan bir tiyatrocu gibi hissettim. Alt tarafı bir gözetmenlikti, ama sahnenin karşısında değil, direk üzerinde olmanın verdiği mutluluk, beni amacıma bir adım daha yaklaştırdı. Benim gerçekten istediğim buydu. İş mülakatlarında sorulan klişe soru vardır ya “Bundan 10 yıl sonra kendini nerede görüyorsun?” Cevap olarak da uzman, şef, müdür, patron derler (Bilmiyorum başka ne derler). Benim cevabım ise çok öneceden belliydi, bugün bulunduğum noktada başka bir sıfatla bulunmak.

Umarım doktora ve post-doc tan sonra, ben de bir gün sahneye çıkarım, ama asistan kimliğimle değil, akademisyen kimliğimle. Ve umarım o tiyatrocunun zamanında alkışladığı gibi, seyirciler de onu alkışlarlar…

8 Ocak 2010 Cuma

Yakında

Blogumu yeni açmış olmanın verdiği heyecanla yazacaklarımın listesini yaptığımda hayli kalabalık bir liste olduğunu fark ettim. İlk etapta ayrıntılı bir şekilde Madrid, Barcelona, Toledo, Zaragoza şehirlerini tanıtarak güzel bir İspanya turu atacağız. Tabi ki futbol fanatikliğimi bilmeniz açısından Santiago Bernabeu ve Nou Campa dair de bir yazı ve bir sürü fotoğraf paylaşacağım. Gezi yazılarından sonra dillere destan 900 GB lık dizi ve film arşivim, en sevdiğim/takip ettiğim diziler ve filmler hakkında yazılar yazacağım. Bilim kurgu, aksiyon ve gerilim çoğunlukta :) Arka fonda çalan parçalara çok dikkat eden bir kişi olduğumdan birçok dizi ve filmin soundtrackleri ya da theme müzikleri hakkında da yazılar yazmayı düşünüyorum. Umarım yazdıklarımı, yazacaklarımı beğenirsiniz. İyi okumalar...

7 Ocak 2010 Perşembe

IMAX 3D vs Real D 3D

James Cameron’un 1995 yılında yani Titanic filminin gösterim tarihinden iki yıl önce yazdığı, 2005 yılında çekmeye başladığı, dört buçuk sene çekim ve yapım aşaması süren, birçok kişinin heyecanla beklediği “Avatar” 18 Aralık tarihinde tüm dünya ile aynı anda Türkiye’de seyircisi ile buluştu. Bildiğiniz gibi film 2D, XPAN 3D, Real D 3D ve IMAX 3D gibi değişik formatlarda vizyona girdi. XPAN 3D AFM salonlarında, Real D 3D Cinebonus salonlarında, IMAX 3D ise sadece İstinyePark’ta (İstanbul) ve Ankamall’da (Ankara) seyretme imkânı bulabileceğimiz formatlar.


Peki bunlar arasındaki fark nedir? Hangisinde izlemek lazım?


Filmi IMAX 3D ve Real D 3D olarak iki kez izlediğim için karşılaştırmam sadece bu ikisi üzerinden olacak. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, James Cameron’un da belirttiği gibi bu filmi mutlaka sinemada 3D olarak izlemek lazım. Zaten 2D izleyen yoktur diye düşünüyorum.


Filmi ilk IMAX 3D formatında izledim. IMAX sinemasının en büyük özelliği devasa ve kavisli perdesidir. 7 katlı bina yüksekliğinde olduğu söylense de İstinyePark’takinin o kadar yüksek olmadığında hemfikirdik. Perdenin büyük olması, verilen gözlüklerin normal gözlüklerden (Real D) iki kat daha büyük olması ve normal salonlarda gördüğümüz en ön koltuk ile perde arasındaki mesafenin IMAX sinemalarında yok denecek kadar az olması size “orada” olma hissini tartışmasız yaşatıyor. Tam ortalama ve hafif önlere doğru oturduğunuzda sağ veya sol taraftan bir kısıtlama olmadığı için direk olarak filmin içinde oluveriyorsunuz. Ayrıca gözlüklerin büyük olmasından dolayı arkanıza uzanarak rahatça izlemeniz mümkün. Görüntüye gelince. Filmi tabiri caizse büyüteçle izliyormuş gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Renkler bence Real D 3D ye göre daha canlıydı ve görüntü daha netti. IMAX in tek dezavantajı altyazıların görüntünün arkasında kalması ve alışılagelen 2D deki gibi canlı altyazılar maalesef olmamasıydı.

İkinci seferimi Cinebonus Capacity’de Real D 3D de izledim. Benim için hayal kırıklığı oldu açıkçası. Arkalardan bilet almamızdan dolayı perde çok küçük geldi ve Pandora gezegeninin içinde hissedemedim kendimi film boyunca. Özellikle verilen gözlüklerin camlarının küçük olmasından dolayı, bakacağınız alan kısıtlanıyor, sağdan soldan sinemanın tüm duvarlarının görüş alanınızda olmasından dolayı tam görüş özelliği kayboluyor ve filmi dimdik oturarak izlemek zorunda kalıyorsunuz. Capacity’nin sinema salonundan mı kaynaklanıyor bilmiyorum, ama ağacın yok edildiği sahnelerde IMAX deki gibi sarsmadı ses sistemleri.


Eğer filmi Real D 3D izlemişseniz, sizlere tavsiyem böyle bir filmi bir de IMAX sinemasında izlemeniz olacaktır. Farkı göreceğinizden eminim…

O Şimdi Melek

Yeni birileriyle tanıştığınızda, konu elbet döner dolaşır aileye gelir. Kardeşin var mı ya da kaç kardeşsiniz diye sorulduğunda hep bir düğüm oluşuyor boğazımda. “Üç kardeştik, ama şimdi ikiyiz.” O kadar çok kere söyledim ki bu cümleyi, her seferinde aynı şekilde acıtmaya devam ediyor. 10 yıl geçmiş olsa da üstünden, ateş düştüğü yeri yakmaya devam ediyor. Sonra diyorum, gerçekten 10 yıl geçti mi? O kadar oldu mu?


Bir abim vardı benim. Sene 2000, aylardan Temmuz. O 22 yaşındaydı, ben ise daha 15 yaşındaydım. Küçük bir yaş değil elbet, ama gene de çocuk sayılacak zamanlar. Yurtdışına sapasağlam gönderdiğiniz, her gün telefonla konuştuğunuz, orada sadece 1.5 ay stajını yapıp dönecek olan abinizin, belirlenemeyen bir sebepten artık olmadığını düşünün. Yok, sebebi belli değil. İnanılması güç, ama öyle. Daha büyük bir acı var mı? Bazen öyle bir an geliyor ki, diyorum biz sanki hep iki kardeştik. Anılar akılda kalıyor, ama gitgide uzaklaşıyorlar. Sesini hatırlamaya çalışıyorum. Sonra fark ediyorum ki benim yıllardır ağzımdan abi lafı çıkmamış, tamam … abi diyorum çevremdeki insanlara. Ama direk abi diye seslenmeyi özlediğimi fark ediyorum. Bir kere evde yalnızken denemeye karar veriyorum. Seslenmek. Tek yapmam gereken bu. Dakikalar boyunca seslenemiyorum. Biliyorum ki çok zor o kelimeyi söylemek. Ve başarıyorum. Bir daha bir daha sesleniyorum. Ama gözyaşları yağmur gibi. Durduramıyorum. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. O gün, bir kere daha söylememeye karar verdim bu kelimeyi.


Yaşadığımız anıları bir kere daha yaşıyorum başından sonuna. Özlüyorum, çok özlüyorum onu. Fotoğraflarına bakıyorum, hasret gideriyorum.


Eğer bugün ablam ve ben başarılıysak, önemli yerlere geldiysek, onun sayesinde geldik, çünkü biz onun başarılarını örnek aldık, ondan cesaret aldık, onu örnek aldık. Bir abi olarak hep bizim yanımızdaydı, hep destek oldu bizlere. Bizler de anne ve babamıza onun yokluğunu aratmamaya çalıştık.


Onu tarif edilemeyecek kadar çok özledim. İnanıyorum ki “O Şimdi Melek”. Bir yerden değil, hep yanı başımdan izliyor bizi :)


Şimdi gidin, abinize, ablanıza, kardeşinize sarılın, uzakta ise telefon edin ve onu çok sevdiğinizi söyleyin. Bunu söylemekten hiç çekinmeyin. Tek kardeş iseniz, anne-babanıza söyleyin. Hayat hiç ummadık zamanda hiç ummadık bir yerde her şeyinizi alt üst edebiliyor. Yeter ki geride kalanlar sımsıkı sarılsın birbirine…